PARA KAZANILIR, MAKAM KAZANILIR… PEKİ YA GÜVEN?

Fon krizinden oda seçimlerine, Türkiye ekonomisinin asıl meselesi
Türkiye’de ekonomi konuşmak artık yalnızca faiz, enflasyon, döviz kuru veya borsa endekslerini değerlendirmekten ibaret değil. Son dönemde yaşananlara bakıldığında, bütün bu rakamların ötesinde çok daha önemli bir mesele karşımıza çıkıyor: Güven ve yönetim.
Bir tarafta yatırım fonlarında yaşanan gelişmeler, diğer tarafta ticaret ve sanayi odalarıyla borsaların seçimleri, öte yanda enflasyonla mücadele ederken ayakta kalmaya çalışan reel sektör…
Birbirinden farklı görünen bu üç başlığın ortak bir sorusu var:
Emanet edilen para, yetki ve sorumluluk ne kadar doğru yönetiliyor?
Fonlarda yalnızca para mı kaybediliyor?
Sermaye piyasalarında bazı yatırım fonları ve portföy yönetim şirketleri etrafında yaşanan gelişmeler, finansal sistemin en değerli sermayesinin para değil, güven olduğunu bir kez daha gösterdi.
Tera ve Pusula başta olmak üzere bazı portföy yönetim şirketlerine ilişkin kararlar, fon tasfiyeleri ve yatırımcıların birikimlerine erişim konusundaki belirsizlikler ciddi soruları beraberinde getirdi.
Elbette yatırımın doğasında risk vardır. Her zarar kötü yönetim, her değer kaybı usulsüzlük anlamına gelmez. Ancak yatırımcının bilerek üstlendiği piyasa riskiyle, yönetim ve denetim mekanizmalarındaki olası eksikliklerden kaynaklanan zararlar aynı kefeye konulamaz.
Bir yatırımcı parasını profesyonel yöneticilere emanet ederken yalnızca yüksek getiri beklemez. Kuralların işleyeceğine, risklerin doğru yönetileceğine ve gerektiğinde denetim mekanizmalarının devreye gireceğine de inanır.
İşte bu nedenle mesele yalnızca fonların ne kadar değer kaybettiği değildir.
Riskler zamanında görüldü mü? Denetimler yeterince etkili miydi? Yatırımcılar gerektiği gibi bilgilendirildi mi?
Çünkü kriz çıktıktan sonra yapılan müdahale zararı sınırlayabilir. Asıl başarı, krizin ortaya çıkmasını önleyebilmektir.
Oda seçimlerinde koltuk mu, sorumluluk mu?
Finans piyasalarında güven tartışmaları sürerken ticaret ve sanayi odalarıyla ticaret borsalarında seçim heyecanı yaşanıyor.
Listeler hazırlanıyor, ittifaklar kuruluyor, komiteler hesaplanıyor. Kimin başkan olacağı, hangi grubun yönetime gireceği konuşuluyor.
Peki, temsil edilen iş dünyasının gerçek gündemi ne?
Yüksek finansman maliyetleri, daralan kâr marjları, ihracatta rekabet baskısı, nitelikli iş gücü ihtiyacı ve belirsizlikler…
Bir sanayici yarınını planlamakta zorlanırken, bir KOBİ işletme sermayesi bulmaya çalışırken, bir tüccar artan maliyetlerle mücadele ederken oda seçimlerinin yalnızca makam yarışına dönüşmesi kabul edilebilir mi?
Oda başkanlığı bir itibar makamından önce temsil sorumluluğudur.
Başarılı bir iş insanı olmak önemlidir. Ancak büyük bir şirketi yönetmekle binlerce farklı işletmenin ortak çıkarlarını temsil etmek aynı şey değildir.
Oda yönetimlerinin başarısı düzenledikleri toplantılarla, sahip oldukları binalarla veya yöneticilerinin görev süreleriyle değil, üyelerine sağladıkları somut faydayla ölçülmelidir.
Seçim kazanmak yetki verir. O yetkiyi hak etmek ise seçimden sonra başlar.
Fon krizinden oda seçimlerine, ekonomi politikalarından reel sektörün sorunlarına kadar bütün tartışmaların merkezinde aynı kavram bulunuyor: Yönetim kalitesi.
Bir fon yöneticisinin başarısı yalnızca sağladığı getiriyle ölçülemez. Kendisine emanet edilen kaynakları nasıl koruduğuna da bakılmalıdır.
Bir oda başkanının başarısı kaç dönem seçildiğiyle değil, temsil ettiği iş dünyasına ne kazandırdığıyla değerlendirilmelidir.
Ekonomi yönetiminin başarısı da yalnızca enflasyonun veya faizin kaç puan düştüğüyle değil, bu gelişmelerin vatandaşın hayatına ve ülkenin üretim kapasitesine nasıl yansıdığıyla anlaşılmalıdır.
Türkiye’nin sermayesi, girişimcilik gücü, sanayi birikimi ve coğrafi avantajları var.
Ancak bütün bunları kalıcı ekonomik başarıya dönüştürmenin yolu, güçlü kurumlar ve hesap verebilir yöneticilerden geçiyor.
Kurumların gücü, başlarındaki kişilerin gücünden daha önemli hale gelmediği sürece kalıcı başarıdan söz etmek kolay değildir.
Son söz
Önümüzdeki günlerde fonlarla ilgili yeni kararlar alınacak. Oda seçimlerinde kazananlar ve kaybedenler olacak. Ekonomik göstergeler kimi zaman iyileşecek, kimi zaman beklentilerin gerisinde kalacak.
Ancak bütün bu gelişmelerin ardından geriye tek bir soru kalacak:
Size emanet edilen parayı, makamı ve güveni nasıl kullandınız?
Çünkü para kaybedildiğinde yeniden kazanılabilir.
Seçimler kaybedildiğinde yeniden yarışılabilir.
Ekonomik göstergeler bozulduğunda doğru politikalarla düzeltilebilir.
Ama güven kaybedildiğinde, onun maliyeti bazen yıllarca ödenir.
Para piyasada kazanılır, üretimde çoğalır, doğru yönetimle korunur. Güven ise bütün bunların üzerinde yükseldiği zemindir.
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha fazla para, daha yüksek büyüme veya yeni yöneticiler değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı, güven veren bir yönetim kültürüdür.





